Modern İnsanın Özeline Dokunmayın

Geçmişten günümüze olan süreci değerlendirelim ve tarihi, felsefî bir analize tabi tutalım. Ortaçağ’dan bu yana ne değişti? Platonun savunduğu ruh ve beden, madde ve mana iştiraki nasıl oldu da kopmaya mecbur bırakıldı ve insan niçin artık sadece tüketmek için üreten bir makine haline geldi? İnsan denilen meçhul varlığı bilmek, diğer bütün bilmelerden öncelikli, onun problemini anlamak ise bütün anlamlandırmaların temelidir. Pozitif bilimlerin ortaya çıkışı ve dahi ortaya çıkan sosyoloji ilminin gelişmesi ile “insan doğası” gerçeği ilk etapta şüpheye maruz kaldı, ardından da inkâr edilmeye başlandı. Başlarda ontoloji ile bir bütün olarak varsayılan ahlak ve ahlak bilinci insandan çekip alındı. Böylece metafizik ve kutsal değerler de sarsılmış ve düşüşe geçmeye başlamıştı. Bilimin lambası artık ışık saçmıyor. Çünkü insanın manevi boyutunu göz ardı etti ve materyalizmin iradesine boyun eğip, kendisini maddeciliğin dar kalıplarına sığdırdı.

Öyle trajik bir tablo ile karşılaştık ki bugün insan, insanı şekillendirmede bütün zamanların insanına kıyasla en çok imkâna sahip olanıdır. Fakat nasıl şekillendireceği hususunda daha az bilgiye sahiptir. Aynı şeyi yaşam için de söyleyebiliriz. Arzu ettiği şekilde yaşamını sürdürebilir, ama nasıl yaşıyor bilmez, çünkü niçin yaşadığının farkında değil. Bu tabloyu insanoğlu kendi elleriyle çizdi.

Bugün insanın geldiği noktada, ya da şöyle mi demeli insanlık trajedisinde, insan kendisini kaybetmekte bozulmakta ve inkâr edilmektedir. İpek böceği misali gayret ve başarısının kurbanı olmakta, sınırlarını kendi oluşturduğu maddi dünyasında “manasızca” yok olup gitmektedir. Bu yok oluşa üç temel sebep gösterebiliriz; Kapitalizm, Materyalizm ve Modernizm…

İnsan konuşan bir hayvandır ifadesi, kapitalist dünyada evrilerek “insan ekonomik bir hayvandır” şekline bürünmüş gözüküyor. Her geçen gün artan ve gitgide çoğalan ihtiyaçlar, tüketimi her alandan genişletiyor ve bizleri bu tuzağın tam ortasına çekiyor. Maddi çıkar sağlamak düşüncesiyle üretilen dev makineler ile insanlar, ne kadar fazla üretim yapılırsa o kadar tüketime mecbur bırakılan kölelere dönüştürüldü. Sanayileşme döneminden önce var olan güç, makine gücü değil insan gücüydü ve insan üretmek için çalışıyordu. Şu an ise üretimi makineler yapıyor fakat insan eskisinden daha fazla çalışıyor. Küçük bir farkla; üretmek için değil, üretileni tüketebilmek için. Gün geçtikçe maddi ihtiyaçlarımız hızlı bir şekilde artıyor ve tutsaklıktan kurtarıp boş zaman imkânı tanıması gereken makineler, bu konuda hiçbir şey yapamıyor. İnsan dayatılan bu hız karşısında daha mahkûm, daha çaresiz ve kendisine daha da yabancılaşmış bir halde çırpınıyor. Sadece maneviyat ve ahlaki değerlerini geliştirmek, yeteneklerini ortaya koymak için vakit bulamamakla kalmıyor, tüketim için çalışırken çalışmak adına tüketime dalması, delice bir eğlence ve lüks yarışına girmesi de onu maddi bataklığına sabitleyen etkenlerden biridir.

Etrafınıza bir bakın. Yaşamımız? Materyalizm. Ahlakımız? Bencillik ve menfaatçilik. Hedefimiz? Tüketim. Yaşam felsefemiz? Arzularımızın tatmini. İdealimiz? Pay alma. Peki insan kavramı? Varlığın anlamı?… Hiçbir şey.

Varlık boştur. Tabiatta determinist ve kör bir hareket hakimdir. Evren artık bilinç, hedef ve iradesini kaybetmiştir. Varlığın somut manada anlamı yoktur. Bu dünyada insan denilen canlı yalnız, yüzüstü ve başıboş bırakılmış, bütün bağlarından koparılmış bir şekilde amaçsızca sürüklenen, hakikatini kendi kendine yaratacak olan bir robottan başka bir şey değildir. Varlığının her zerresi nedenselliğe bağlı, imanı elle tutulan gözle görülen şeylerden ibaret, mana dünyasından soyutlanmış, deneyi ve gözlemi uğruna üstün metafizik boyutu unutulmuş bir robottan başka bir şey değil.

Ve modernizm denilen o altın kafes. İnsanı yücelten, aynı zamanda yücelttiği kadar değersizleştiren bir algı operasyonu. Özümüzden kopuşumuzun, benliğimizi unutuşumuzun süslü adı; modernizm. Yoluna çıkan değerleri bir bir egale eden, merkeze insanı alan fakat insanlığından uzaklaştıran planlanmış bir gelecek. Ruh, ahlak, kutsal ve daha birçoğu modern dünyada, planlanmış modern insanda, yeri olmayan altı boşaltılmış kavramlar. Aslında şahsi tecrübe ve özel hayat mı demeli? İlgilenilmesi ve müdahale edilmesi yasaklanan, dokunmaya kalkıştığınızda özgürlük bahsi açılan, insanın pek de önemsenmeyen tarafları. Modern insanın özeline dokunmayın. Sahi neydi modern insan?

Nietzsche “Tanrı öldü” dedikten sonra, Dosteyevski’nin “Tanrı yoksa her şey mübahtır.” sözünün karşılığıdır modern insan. Kapitalist sistemin dayattıkları arasında seçim yaparken kendisini özgür zanneden, materyalizm zincirleriyle maddesi ve manası arasında tutsak kalmış, özünden koparılınca ne tamamen bu dünyaya ait hisseden, ne de manasına yönelebilen modern bir köle. Şimdi etrafınıza tekrar bakın. Çıktığımız bu yolda istikamet nereye? Beşeri olanı insanlık makamına yükseltecek iştirak ne zaman? Kimse bilmiyor. Umrunda da değil. Çünkü sadece bedenimiz için yaşıyor, bedenimiz için konuşuyoruz. Karşımızdaki insanı bedenine göre yargılıyor, sadece zahirine odaklanıyoruz. Çünkü bizim de gösterdiğimiz tek şey zahirimiz. Hastalığımızın adı ise “Görünürcülük”. Modern dünyanın kafamıza dayadığı en tehlikeli silahlardan biri. Eğer oyunu kurallarına göre oynamazsanız çağdışı kalırsınız…

Mahremiyet ve erdem, önceleri aynı yolun yolcusu iki kavramdı ve her konunun da bir mahremiyet alanı vardı. Yediğimiz, içtiğimiz, gezdiğimiz paylaşılmaz, flaşe edilip açığa çıkarılmazdı. Ve erdem en çok insanın benliğini bastırmasına dayanıyordu. Mahremiyet erdeme dahildi. Şu an ise yolları bile kesişmiyor. Çünkü artık modern insanın özeli, bedeni ve maddiliği değil, manasıdır. O yüzden modern insanın özeline dokunmayın.

Benliğimizi ruhumuzu kaybettik, özü itibariyle insan olmanın getirdiği değerlerden uzak yaşıyoruz. Peki elimizde ne var? Bedenimiz ve aklımız. Evet aklımız. Köşe yazarlarının yazdıkları ile düşünüp konuşuyor, bize dayatılan sanal gerçekliğini kabulleniyor ve hiç sorgulamadan istenilen kalıba kendimizi sokuyor isek gerçekten aklımız ile mi hareket ediyoruz demektir? Önümüze konulan iki seçeneğin ikisini de biz belirlemediysek, birini tercih ettiğimizde özgür olduğumuz anlamına mı gelir? Herkesle birlikte konuşup, herkes ile susmaktan, normalleştirilen yanlışlara göz yummaktan ne zaman vazgeçeceğiz?

Ya bedenimiz? Sadece üreten, ürettiğini tüketen, ömrünün sonuna kadar bir makine gibi çalışmak zorunda bırakılan bir et parçasından ibaret. Ruhunu kendi içine hapsetmiş, prangalarından bir türlü kurtulamayan, daha doğrusu kurtulmaya hiç niyeti olmayan bir organizma. Organizma dedik çünkü psikoloji bilimi insanı böyle tanımlıyor. Sosyal bilimlerin teşekkül sürecinde doğa bilimleri, bilim olarak kabul edilirken sosyoloji ve psikoloji gibi sosyal bilimler, hâlâ daha bir bilim olarak kabul edilebilir mi tartışmasına tabi tutuluyordu. Bu mevcut hengâme pozitivizm tartışmasıydı. Sosyal bilimler, bir bilim olarak kabul edilecek ise tabii ki yöntemi de doğa bilimleri gibi olmalıydı. Yani deneyimlenebilir ve gözlemlenebilir olması. Dedik ya, insan deneyi ve gözlemi uğruna üstün metafizik boyutu unutulmuş bir robottan başka bir şey değildir. Eğer doğa bilimleri dışarıdaki gerçekliği olduğu gibi resmedebiliyor ise sosyal bilimler de kendisine sosyal bir gerçeklik inşa edebilirdi. Tıpkı fiziksel gerçeklik gibi…

Fakat adı değişikti; Toplumsal gerçeklik. Ve bu toplumsal gerçekliğin de tıpkı fiziksel gerçeklik gibi yasaları olması gerekiyordu. Akıl, deney ve gözlem ile ortaya koyulan yasalar. Zaten başka türlüsü düşünülemezdi bile. Bu ifadenin alt metni şudur; net olarak ruh ve beden ayrıştırılmasına gidilecek. Hümanistler bu görüşün karşısında yer aldılar ve şöyle dediler; “Sosyal bilimler, insanı ele alması bakımından bir fizik incelemesi yapamaz, anlam dünyasını yakalaması gerekir çünkü içerisinde öznellik barındırır.” Çok haklı ve yerinde bir karşı çıkış. Mana boyutunu saf dışı bırakarak, sadece bedeni üzerinden ve maddi kalıplara sığdırmaya çalışarak insanı nasıl bütünüyle ele alabilirsiniz? Fakat bu yapıldı. Sorun da zaten yapılıyor olmasında. İnsanı ruhundan ayrı düşünmemesi gereken “ruh bilimi” psikoloji, ona hisli bir organizma muamelesi yapıyor. Peki sosyoloji? Onun da pek bir farkının olduğu söylenemez. İnsanı toplum tarlasında büyüyüp yetişen hisli bir ot olarak görüyor. Hisli bir organizma ve hisli bir ot. Hangisi kulağa daha trajik geliyor dersiniz?

Tüm bunlara insanı metalaştıran natüralizm ve materyalizm gibi akımları da eklediğimiz zaman mevcut anlam krizinin ne denli boyutlara ulaştığını daha net görebiliriz. İnsanı insan yapan değerlerimiz, ruhumuz, kutsalımız, insanlığımız… Hiçbiri olması gereken anlamı taşımıyor, ya da tam tersi her şey yerli yerinde fakat biz onları taşıyamıyoruz. Platon’un ömrü boyunca usanmadan tekrarladığı, insanlara telkin ettiği şeyler; İyiliğin kendisi, güzelliğin kendisi, ahlakın kendisi, erdemin kendisi. Kendilik bilinci ve özüne vakıf olma faaliyeti. Şimdi ise olan şeyler; iyiliğin sureti, güzelliğin sureti, ahlakın sureti, erdemin sureti. Kendine yabancılaşma ve özünü inkâr. Bugün problemimiz insan olamama, akledememe, özümseyememe ve özüne dönememe problemi. İnsanlık problemi. Bugün problemimiz anlayamamak ve anlamlandıramamak. Neyi mi? İlk başta kendimizi, çevremizi, insanı ve insanlığı, evreni, hakikati, manayı ve varlığı.

Aynaya baktığımızda ne görüyoruz? Nereden geldiğini ve nereye gideceğini kavrayamamış, mahiyetinin farkında olmayan bir beşer. Ne için yaşadığını ve ne ile yaşadığını bilmiyor. Sahi ne ile yaşıyor?  Yoksa Tolstoy’un cevabını mı vermeli? Hayatımızın merkezine neyi yerleştiriyoruz, bizi bu yaşama bağlayan şey ne? Konuştuklarımız, yazdıklarımız, sustuklarımız ve yaptıklarımız hepsi birer “anlam” mı taşıyor yoksa bilinçsizce yapılan hareketler mi? Evden dışarı çıktığımızda hangi amaçları güttüğünüzü bir düşünmek gerekiyor. Bir insana yardım ederken iyiliğin kendisi ile mi yardım ediyoruz yoksa sureti ile mi? Kitabımızı okurken amacımız sosyal medyamızda okuyor imajını mı çizmek yoksa ruhumuzu mu beslemek? Ruh mu o neydi? Modern insanın özeline dokunmayın.

Aynı aynayı insanlığa yöneltin. Sürekli bir koşuşturma, bir hız ve yarış. Her geçen gün daha fazla üretme ve tüketme isteği. Her yatırımı maddi kafesini süslemek için yapıyor. Daha güzel bir beden, daha güzel kıyafetler, daha güzel bir ev. Fakat güzelliğin kendisi değil, sureti. Çünkü güzelliğin ne olduğunu bilmiyor. Anlamıyor da, çünkü anlam dünyası yok. Kendisine dayatılan gerçekliğin içinde çırpınıp duruyor. Gördükleri gibi olmak istiyor, duyduklarını konuşuyor ve konuştuğuna inanıyor. Yaşamı maddi, kavrayışı maddi ve en nihayetinde özü de maddileşiyor, maddileşeni özümsüyor.

Goethe’ye göre insan, dünyanın sadece kendisi için, kendisi sayesinde ve haddini bilmeden, kendi hatırına kurulduğuna inanıyordu. Bu düşünce insanlık bilincine işlemiş ve tarihi süreç içerisinde de benimsenmiş gibi gözüküyor. Kendisini dünyanın sahibi ve hâkimi zannediyorken insanın bu dünyayı benimsemesi ve sadece buraya yönelmesine şaşırmamak lazım. Modernite adı altında merkeze kendisini koyması ve sınırlarını da kendisi çizmesi de bunun bir sonucu olsa gerek. Bulunduğunuz ortam eğer sizinse ve kendinizi sadece buraya ait hissediyorsanız -ki şu aşamada öyle gözüküyor- tüm yaşam standartlarınızı ona göre düzenlerseniz. Dünyeviliğin gerektirdiği gibi yaşar, hisseder ve biçim alırsınız. Aslında bir şeyi tamamen kabul etmekle, tamamen reddetmek arasındaki sınırı iyi belirlemek gerekiyor. Yani ifrad ve tefridi. İçinde bulunduğumuz maddi dünya Platon’a göre araçtan öte bir amaç. Hakikate ulaşmaya çalışırken kullandığımız bir basamak, dolayısıyla bir hipotez. Anlam dünyasına yolculukta başlangıç noktamız ve geldiğimiz yer. Yapılması gereken mana dünyasının maddi dünyaya indirgenmesi değil, maddi dünyanın mana dünyasına yükselişte mekan olduğu bilincine ulaşmaktır.

Problemimiz gerçek olanın tam olarak neye karşılık geldiğini ve neye tekâbül ettiğini bilmiyor oluşumuzdan kaynaklanıyor. İçinde yaşadığımız dünyanın gelip geçiciliğine kendimizi kaptırırken asıl zevk gerçekliğin nerede olduğunu kaçırıyoruz.

Kur’an’ı Kerîm’de sıkça bahsedilen eşref-i mahlûkat tanımlaması hakkında biraz düşünelim. Biz eşref sıfatına ne kadar uyuyor ve gerekliliklerini ne ölçüde yerine getiriyoruz? Ya da asıl can alıcı soru, gerekliliklerinin neler olduğunu biliyor muyuz? İlk olarak akıl, bunda hepimiz mutabığız. Peki hissiyat? Öngörü? Ve bunların fiiliyata dökülüşü? İnsan madde ve mana alemi arasında bir aracı, hem maddeye hem de manaya ait bir varlık iken özünden kopuşu kendi elleriyle olduğu gibi, özüne dönüşünde de elbette ki çare yine kendindedir. Çünkü eşref olmak bunu gerektirir. Her iki âlem arasında irtibat kurabiliyorken, kurduğu irtibatın bilincine varmak da yine insana mahsus bir olaydır.

Zuhal BAYRAM

Yorumlar kapalı, ancak trackbacks Ve pingback'ler açık.

Deneyimlerinizi kişiselleştirmek amacıyla KVKK ve GDPR uyarınca kullanılan çerezler bakımından kişisel tercihlerinizi Çerez Onay Aracından yönetebilir, daha fazla bilgi için Veri ve Çerez Politikasını ziyaret edebilirsiniz. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Kabul ediyorum Devamını oku