Her Şeyin Rengi: Beyaz

 Yol boyunca yürüyorduk. Yanımda en sevdiğim arkadaşımla güzel havanın tadını çıkarıyor, kuş seslerini ve dalgaların kıyıya vurdukça çıkardığı o ahenkli müziği dinliyorduk. Onunla olmanın en iyi yanı her gün yeni bir şey öğreniyor olmamdı. Mesela rüzgârlı günlerde parmaklarını açarak rüzgârı daha çok hissetmeyi ondan öğrendim. Tıpkı yolda yürürken attığım her adımı saymayı öğrendiğim gibi. Ayrıca pamuk şekeri ve rüzgârgülünü çok sever. Hele pamuk şekeri bir yemesi var ki sevmeyeni bile sevdirecek türden. Zihnimden bunları geçirirken epey yürüdüğümüzü sonradan fark ettim. Biraz yoruldu ki oturmak istedi. Durgun gibiydi, sabırla bir şeyler anlatmasını bekliyordum. Onunla konuşmayı çok seviyordum, çünkü sadece onun yanında kendim gibi olabiliyordum. Kendimin en saf haline dönüşüyordum. Diğer insanların yanında iyi olmasam bile yapmak zorunda olduğum sahte gülümsemelerin, boş ve anlamsız sözlerin onun yanında hiçbir önemi yoktu. Çünkü o, herkesten farklı ve çok özel biriydi. Değneğini bir iki kere yerde gezindirdikten sonra söze başladı:

-“Bazen karanlığın içinde boğuluyormuşum, yok olacakmışım gibi hissediyorum.”

(Bazen öyle şeyler söylüyorsun ki asıl karanlıkta olan benmişim gibi hissediyorum.)

-“Engel olamıyorum bu duyguya. Yapabileceğim birçok şey varken hiçbir şey yapamıyor olmak çok çaresiz hissettiriyor.”

(Söylediklerin karşısında bazen çok çaresiz hissediyorum.)

-“Hayattan tat almak için sürekli seçenekler bulmak zorunda olmam çok yoruyor.”

(Seni bu düşüncelere hapsolmuş şekilde görmek çok yoruyor.)

-“Başkalarının dünyalarında değersiz olan şeylerin benim dünyamda çok büyük öneme sahip olması büyük haksızlık gibi geliyor. Güneş, bulutlar, kuşlar, hatta Ali’nin korktuğu böcekler bile nasıl bir şekle sahip bilemiyorum. Böcek ya! Hani şu neredeyse herkesin gördüğü yerde öldürdüğü canlılar. Ben onları görüyor olsaydım asla öldürmezdim. Kıyamazdım bir kere, hem hiç de korkmazdım. Neden korkmam gerektiğini de bilmiyorum ki. Sadece tek bir şey biliyorum o da sessizliği hiç sevmiyorum.”

(“Sessizliği hiç sevmiyorum.” Bu sözü duymamış olmayı o kadar çok isterdim ki. Onun yaşında, böyle güzel bir çocuktan duyduğum bu sözler beni sonsuz sessizliğe sürüklemişti. Ama daha fazla sessiz kalmamalıydım. Derin bir nefes aldıktan sonra söze başladım.)

“Çok haklısın.” dedim.

(Neden bilmiyorum ama gülümsüyordum. Çok büyük sözlerdi bunlar. Şaşkınlığımın geçmesi için biraz bekledikten sonra konuşmaya devam edecektim. Çünkü eğer biraz daha sussaydım, söylediği olumsuzluklar için haklısın dediğimi zannedecekti.)

“-Çok haklısın. İnsanlar bazen gördükleri şeylerin değerini bilmiyorlar. Her gün uyanıyorlar ama yeni bir güne uyandıkları için mutlu olmuyorlar. Her gün bir yerlere gidiyorlar ama senin bahsettiğin o güzellikleri; gökyüzünü, güneşi, kuşları, böcekleri; sevgiyi, iyiliğin yapıldıkça çoğalan bir şey olduğunu ve birçok şeyi göremiyorlar. Sen sanıyorsun ki sadece sen görmüyorsun. Gözler her şeyi görmek için yeterli değil artık, önemli olan kalpten bakmak ve hissetmektir. Bir yağmur damlasını, yüzüne dokunduğu anda görmeye başlarsın, bir rüzgarı, parmaklarının arasından geçişini hissedebildiğin kadar görürsün mesela, bir karıncayı, kolundaki yürüyüşünden tanırsın. Görmeye de hissettiğin andan itibaren başlarsın.

(Söylediklerimle keyfi yerine gelmiş miydi emin değildim ama onu bu derin düşünce çukurundan çıkarmak ve verdiğim örnekleri uygulamak için bir şeyler yapmalıydım.)

“Hadi bunları bırakalım ve seninle şimdi bir oyun oynayalım. Karşımızda çok tatlı bir kız var. Bir şeyler satıp para kazanmaya çalışan güzel bir kız. Beraber o küçük kızın yerine koyacağız kendimizi, onun hissettiklerini hissetmeye ve birlikte görmeye çalışacağız anlaştık mı?

Söylediklerim bir an olsun keyfini yerine getirmiş ki gülümsemeye başladı. Kafasını olur anlamında salladıktan sonra oyunumuza başladık.

“Şimdi sana her şeyi bütün ayrıntılarıyla anlatacağım, bakalım neler hissedeceksin. Çok güzel bir kız var. En az senin kardeşin kadar tatlı. Güzellik nedir dersen, böyle sesini duyduğunda içinde bir şeyler kıpraşıyorsa, seni mutlu ediyorsa o güzeldir. O da bizim gibi oturuyor, gelen geçeni seyrediyor ama şu an bizim yaptığımız gibi gevezelik yapmıyor tabi; bir şeyler satmaya çalışıyor.”

-Ne satıyor peki?

“Bakalım ne satıyormuş; öncelikle söyle bakalım bu hayatta seni en çok ne mutlu ediyor?”

-Bilmem ki. Mesela babamla ekmek almaya giderken bir parkın yanından geçiyoruz. Orda hep kuşlar oluyor. Sesleri bütün parkı dolduruyor. Babam, o kuşları beslersen hiç kaçmadığını söylüyordu. Hatta bir keresinde bir tanesini alıp yanıma getirmişti. Ona ilk dokunduğum zaman hem biraz korkmuş, hem de çok mutlu olmuştum. Çünkü kalp atışlarını hissedebiliyordum ve yumuşacıktı. O yüzden galiba ben ilk kez dokunduğum şeyleri seviyorum ve onlara dokunduğumda mutlu oluyorum.

“İşte o bahsettiğim küçük kız, çocukların ellerine aldıklarında mutlu olacakları oyuncaklar satıyor. Ama bu oyuncaklar ne senin eline aldığın o minik kuş kadar yumuşak ne de onun kadar sıcak. Canlı da değiller hem. Sert, hatta bazısı ara sıra eline aldığın kumanda gibi köşeli. Hepsi de tıpkı arkasındaki bitkiler gibi rengarenk.”

-Peki hangi renkler?

(En zor kısıma geldiğimizin farkındaydım. Renk… Eğer ona renkleri anlatamazsam, bu zamana kadar konuştuğum her şey boşa gidecekti. Bende kendimce bir çözüm yolu bulmuştum.)

“Yeşil, kırmızı, pembe, mavi, sarı. Neredeyse her renkten bir şeyler satıyor bu arkadaş. Şimdi birlikte renklere duygular verelim. Mesela mutluluk senin için beyaz olsun. Dokunduğunda, duyduğunda seni mutlu eden ne varsa hepsi senin için beyaz olsun. Merak sarı olsun mesela; hem güneşin rengi. İnsanlar güneşi çok merak ederler. Çünkü çok sıcak olduğu için hiç yaklaşamazlar. Heyecan mavi, korku kırmızı, güzel kokan her şey de yeşil olsun senin dünyanda. Hatta kardeşine bile bir renk verebiliriz, kız çocukları pembe rengini çok sever, bu yüzden kardeşin de pembe olsun.

-Peki ben hangi rengim?

“Sen beyazsın. Çünkü bütün renkler sensin. Mutluluk sensin, umut sensin, neşe, heyecan, güzel, sevdi hepsi sensin, her şey sensin. Bu yüzden beyaz sensin.

(Şimdi daha da bir gülümsüyordu. Kendini karanlıkta hisseden bir çocuk için beyaz en güzel renkti. Umudun, aydınlığın, mutluluğun rengiydi beyaz. Beyaz benim arkadaşımın rengiydi…)

-Demek ben beyazım. Beyaz. Beyaz.

(Beyaz rengini çok sevmiş olacak ki birkaç kere tekrar ettikten sonra anlatacaklarımı dinlemeye devam etti.)

“Şimdi tekrar önümüzdeki manzaraya gelecek olursak; küçük kız her gün bir amaçla geliyor buraya. Bir şeyler satma, para kazanma amacı var. Bir sorumluluğu var. Nereden anladın diye soracak olursan; tam ayaklarının önünde bulunan sıralı oyuncaklar onun çok hoşuna gitse bile, o oyuncaklarla oynamak yerine onları satmaya çalışıyor. Ve bu da onun sorumluluk sahibi olduğunu gösteriyor. Yani bizim burada görmemiz gereken tek şey, amacı olan küçük bir kız. Bazen her şeyi göreceğiz diye asıl anlamı kaçırabiliyoruz oysa her şey senin neyi nasıl gördüğünle alakalıdır, daha doğrusu senin ne hissettiğinle alakalı. Hepsi bu kadar.”

İkimizde derin bir nefes almıştık. Artık onun yüzünde kocaman bir gülümseme, aklımızda ise güzel düşünceler vardı. Mutluyduk. Ben ona bakıyor, o ise yüzünü gökyüzüne dönmüş gülümsüyordu. O an hiçbir şeyin imkânsız olmadığını anladım. Onunla birlikte yüzümü gökyüzüne çevirip, birlikte görmenin mutluluğuyla ben de gülümsemeye başladım.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız gösterilmeyecek.

Deneyimlerinizi kişiselleştirmek amacıyla KVKK ve GDPR uyarınca kullanılan çerezler bakımından kişisel tercihlerinizi Çerez Onay Aracından yönetebilir, daha fazla bilgi için Veri ve Çerez Politikasını ziyaret edebilirsiniz. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Kabul ediyorum Devamını oku