Tasavvuf Şairi Yunus Emre

Köylü bir Türkmen olan Yunus Emre Hazretleri, Sakarya nehri çevresinde doğmuş ve Sarıköy civarında yaşamış bir çiftçiydi. Yunus Emre hakkında elimizde çok kısıtlı bilgi olmakla birlikte genel kanaat 1240-41’de doğduğu ve 1320’de vefat ettiği yönündedir. Bilgilerimizin çoğunluğu menakıpname tarzı kitaplardan gelmekte ve bu kitaplarda anlatılanların gerçekliği de şüphelidir, halkın dilinde dolaşan Yunus imajının yansımasıdır. Yaşarken hayatı yazıya geçirilmemiştir. Bunda elbette köylü olması ve şifahi kültürün yaygın olduğu bir çevrede yaşamasının tesiri vardır. Yunus köylü bir Türkmen olmasına rağmen eğitimsiz değildi. Farsça bildiğini ve İslam’ın klasik eserlerinden haberdar olduğunu şiirlerinden anlıyoruz. Öyle ki medrese tahsilini de Konya’da aldığı ve bu süreçte Mevlâna ile de aynı meclislerde bulunduğu rivayet edilir. Şiirlerinde gördüğümüz ümmilik vurgusu ise Peygamber Efendimizin ümmi olmasından dolayı bir anlamda O’na saygı ve tevazudan kaynaklanmaktadır. Bu yazıda evvela konu edeceğimiz husus Yunus’un yaşadığı dönemde Anadolu’nun genel siyasi ve sosyal yapısı olacaktır. Zira Yunus’u anlamak için onun çinde yetiştiği çevrenin anlaşılması gerekir.

13. yüzyılın başları Anadolu için siyasi istikrar ve iktisadi inkişaf yıllarıydı. Selçuklu idaresi yerleşmiş ve özellikle Horasan bölgesi ve bilumum diğer başka yerlerden alim ve arif zatlar ve tabiî göçebe Türkler selamet yurdu olan Anadolu’ya akın akın geliyorlardı. Buna daha sonraki yıllarda Moğol mezaliminden kaçanlar da eklendiğini hatırlatalım. Türkler ve diğer Müslümanlar Anadolu’nun her bucağına yayılmıştı ve bu da tasavvufi manada farklı anlayışları ve meşrepleri de beraberinde getirmişti. Bunları kabaca üç başlığa ayırabiliriz; Orta-Doğu (Mısır, Suriye ve Irak), Mağrip (Endülüs ve Kuzey Afrika), Orta Asya ve İran (Horasan). Daha sonrasında Anadolu da Moğol işgaline de uğrayacak ve selamet yurdu olmaktan çıkıp bir kaos iklimine girecekti. Yunus Emre, böyle bir kaos ve alt üst olma vaziyeti içinde yetişecek ve insanların gönlüne o duru ve saf Türkçesiyle bir nebze de olsa su serpecekti.

Yunus Emre’nin tasavvuf anlayışının temelinde iki büyük sufi mektebin; Melameti-Kalenderi ve Vahdet-i Vücud’un etkileri görülür. Maveraünnehir ve Horasan menşeili Melametilik-Kalenderilik, İslam öncesi unsurları da içinde barındırmakla beraber, temelde Allah’a aşk ve cezbeyle bağlanmak ve O’nun sevgisinin dışında her şeyi terk etmek suretiyle ilahi vuslata erme gibi bir anlayışa sahipti. Nefsi ve arzularını, dünyevi hevesleri kınama “Melamet” kelimesiyle ifade edilirdi ve bu kelimeye Yunus Emre’nin dizelerinde denk geliriz. Yunus Emre’de gördüğümüz, kupkuru ve şekle mahkûm edilmiş bir ibadet anlayışına karşı çıkma tavrı, bu ibadetleri bir reddediş değildir. Yunus Emre ruhsuz ve aşksızlığa karşıdır. Yunus Emre’nin bu tavrı ibadetlere karşı olma yahut reddetme manasına gelmemesine rağmen döneminde medrese çevreleri tarafından namaz kılmamakla suçlanmıştır. Yunus bu söylemlere şiiriyle karşılık vermiştir.

“Bana namaz kılmaz dime ben bilürem namazımı
Kılarısam kılmazısam Hak bilür niyazumı
Dost’dan gayrı kimse bilmez kafir müselman kimdüğin
Ben kıluram namazumı Hak geçirdiyse nazumı”

Yunus’un bu anlayışla teması şeyhi Tapduk Emre ile olmuştur. Baba Tapduk yarı göçebe bir hayat sürüyor ve Ahmed-i Yesevi’den beri süregelen geleneksel bir halk Türkçesi konuşur ve yazardı. Yunus Emre’nin böylesine duru bir Türkçe ile şiirlerini yazmasında şeyhinin etkisi olmuştur. Misal yakın dönemde Anadolu’da yaşamış diğer büyük sufi şair Mevlâna ise şiirlerini Farsça yazmıştır çünkü kendisi aslen Farsî’dir. Anadolu’da o dönem bu farklılar özde, yâni Ehl-i Sünnet noktasında bir olmak kaydıyla zenginliği çoğaltan faktörlerdendi.

Yunus’un tasavvuf anlayışındaki bir diğer temel unsur ise Vahdet-i Vücud telakkisi idi. Endülüslü alim Muhyiddin-i İbn Arabi (öl.1241) daha önceden de var olan bu düşünceyi İslâm ilimleri ve felsefeye olan vukufiyeti sayesinde bir düzene kavuşturarak bütün İslâm âlemini etkiledi. Endülüs’ten ayrıldıktan sonra İslam ülkelerini dolaşan İbn Arabi, Anadolu’ya da gelerek Konya’da kalmış ve mürid yetiştirmiştir. “Tenzih ve teşbihi cem ederek Allah’ı bilmek” olarak tanımlayabileceğimiz bu düşüncenin Anadolu’daki en önemli temsilcisi ve kurucusu ise Sadreddin-i Konevi’idi. (Öl. 1274) Asırlarca tartışılan Vahdet-i Vücud’un hikmeti, İmam-ı Rabbanî Hazretleri tarafından “Her şey O” değil ancak “her şey O’ndandır” şeklinde vuzuha kavuşturmuştur.

Anadolu’da gelişen Türkçe ile ilk ve en güzel şiirleri oluşturan Yunus, şifahi kültürden yararlanarak dili sanatkarane ve ustalıkla kullanmıştır. Kendisinden sadır olan Türkçe şiirler ile İslam’ın en saf haline, özüne işaret etmekteydi. Cümle yaradılmışa bir göz ile bakmayı telkin ediyor, yaradılanı yaradandan ötürü sevmekten bahsediyordu. Sezai Karakoç’a göre “Yunus bir hakikat çağlayanı” idi. Sesine ve şiirine tüm kâinatı katardı; kurtlar, kuşlar, ağaçlar, böcekler ve diğer tüm varlıklar. Hepsi merkezinde Allah’ı anan ve hakikat zikrine ortak olan varlıklardır. Yunus’un dervişliği insana verilen faziletlerin dilde ve gönülde tezahürüydü.  “Yunus Emre bizim millet oluşumuzda çakmağı çakan kişidir” der İsmet Özel. Yunus, Türkçe ile bir tasavvuf dili oluşturmuştu ve bu Türkçe Anadolu ve Rumeli’de faaliyet gösteren tekkelerin ve dervişlerin ortak kültürü haline gelmişti. Bu kültür, Anadolu’da yıllar yılı Müslümanları irşad etti ve etmeye de devam ediyor.

“Çıktım erik dalına anda yidüm üzümi
Bostan ıssı kakıdı dir ne yirsün kozumı.”

Günümüz Türkçesiyle yazacak olursak “Erik dalına çıktım, orada üzüm yedim. Bostan sahibi kızarak ‘cevizimi neden yersin’ dedi.” Acayip ve gerçeği tepetaklak eden bu şiir daha sonraları birçok kimse tarafından şerh edilerek izah edilmeye çalışılmıştır. Sembolik ve iğneleyici bir üslubu olan bu şiirin yukarıdaki ilk beytine Niyaz-i Mısri’nin yaptığı ve en muteber görülen şerhi aktaracağım. “Yunus erik ile şeriate; üzüm ile tarikate ve ceviz ile hakikate işaret etmiştir. Zira dışı yenip çekirdeği yenmeyen erik, amelin zahirine misaldir. Üzüm ise amelin batınına misaldir ki hem bütünüyle yenir hem de ondan reçel, pekmez, turşu, sirke ve daha nice nimetler elde edilir. Üzümün batın ilmine misal olması, içinde küçük de olsa çekirdekleri bulunması sebebiyledir ki, batın ilminde dahi riya ve kendini beğenmişlik ve kusurlardan temizlenme zarureti vardır. İçinde asla yabana atılacak şey bulunmayan hem yenen ve hem nice hastalık ve kusurlara şifa taşıyan Hindistan cevizi ise hakikate misaldir.”

“İmdi eriği erik ağacından, üzümü bağdan ve cevizi de ceviz ağacından talep etmek gerekir. Üzümü erik ağacında arayan, boş yere zahmet çeken bir ahmaktır; emeği boşa gider, mahsulü ise zahmetten ibarettir.” Ayrıca ekleyerek bostan sahibinin de kâmil mürşid olduğunu ifade eder ve onun ‘niçin yersin kozumu’ demesi de tembihtir. “Her birinin ayrı zevk ve ameli, farklı vakti, başka öğreticisi ve yol göstericisi olan bu üç ilmin, kendine mahsus hakikatlerini hırsızlık ile bir elde toplarım mı sanıyorsun.”

“Yunus bir söz söyledi hiçbir söze benzemez
Erenler meclisinde bürür mana yüzünü.”                                             

İstifâde Edilen Kaynaklar

-Türk Sufiliğine Bakışlar, Ahmet Yaşar Ocak
-Yunus Emre Hayatı ve Bütün Şiirleri, Abdülbaki Gölpınarlı
-Yunus Emre, DİA
-Çıktım Erik Dalına Yunus Emre’nin Bir Şiirinin Üç Şerhi, hazırlayan: Suat Ak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız gösterilmeyecek.

Deneyimlerinizi kişiselleştirmek amacıyla KVKK ve GDPR uyarınca kullanılan çerezler bakımından kişisel tercihlerinizi Çerez Onay Aracından yönetebilir, daha fazla bilgi için Veri ve Çerez Politikasını ziyaret edebilirsiniz. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Kabul ediyorum Devamını oku