İnsanın Özü Toprak

Doğada 4 temel element vardır ve bunlar ateş, su, hava ve topraktır. Bunların her biri aynı zamanda insan vücudunun kimyasında bulunur ve insan keyfiyetine bazı özellikler katar. Hatta “Anasırı Erbaa” olarak da bilinen bu elementler nefis mertebelerini de simgelemektedir. Bu sembollere göre Nefs-i Emmare ateşi, Nefs-i Levvame havayı, Nefs-i Mülhime suyu ve Nefs-i Mutmainne toprağı temsil etmektedir. Biz, insan yaradılışında ki en önemli madde olan toprağı ele almak niyetindeyiz.

Toprak, insanın üzerinde yaşadığı ve ona bağlı olduğu temel unsurdur. Çünkü cansız gibi gözükse de toprak hayatın kaynağıdır. Ondan çıkan her şey yaşam doludur ve yere düşen her şey yeniden yaşam bulur. Koruma, bağrına basma, bolluk ve bereket saçma, yurt olma işlevleriyle önemli bir yere sahiptir. Yaradılışımızın ilk evresinden ölümümüze kadar hayatımızın merkezindedir toprak. Bolluğu ve bereketi hasebiyle Türk kültüründe ve dünya toplumlarında toprak, “ana” olarak tasvir edilmiştir. Bunun altında yatan en büyük neden ise tabiatta üreme gücüne sahip tek varlığın dişi olmasıdır. Nasıl ki bir çocuk annesinden besleniyorsa, tüm insanlık da topraktan beslenmektedir.

İnsanın hayatta kalmasının temel kaynağı ve yaşamını etkileyen en önemli unsurlardan biridir toprak. Çünkü toprak insana beslenmesiyle güç ve barınmasıyla ait olma hissi vermektedir. İnsan, sahip olduğunu zannettiği yerin hakimi olmak ister ve bu hakimiyetle birlikte kendini güçlü hisseder. Yaşamlarını sahip oldukları topraklar üzerinde devam ettirir. Yiyeceklerini ve temel eşyalarını toprak ile elde ederler. Bu yüzden göçebelik ile toprak arasında önemli bir ilişki vardır. Toprağın ne kadar iyiyse, sende o kadar kalıcısındır.

Toprağın insana bu kadar güç verdiğine, ona kendini hükümdar gibi hissettirdiğine bakmayın; insan toprağın varlığıyla büyüklense bile toprak özünde mütevazıdır. Mevlana’nın yedi öğüdünden birinde de geçtiği gibi cömert; su bulunmadığında onunla teyemmüm abdesti alacak kadar da temizdir. Saftır, kibirden uzaktır toprak. Yaradılış gereği sürekli üzerine basmamıza, dağıtmamıza ve kazmamıza rağmen hiç gocunmaz yine de bolluğu ve bereketiyle muamele eder insana. Yaradılışımız toprak olduğu için insan da toprak gibi olursa gönlü rahmetle dolar. Toprak insana sabrı, iyi huylu olmayı, tevekkülü kazandırır. Kul gücüyle yapabileceği fazla bir şey yokken, gücünü aşan bu durumun farkında olarak tevazuyla Allah’a tevekkül ederse ancak o zaman O’na ulaşır. Bu yüzden insan geldiği kaynağı ve varacağı menzili unutmadan alçakgönüllü olursa ve Âşık Veysel’ in anlatımıyla “iki kapılı bir han” olan bu dünyada topraktan yaratıldığını ve yine ona karışacağını bilirse; ancak o zaman onu bekleyen güzel sona ulaşabilecektir.

Bununla birlikte toprak mütevazılığın yanında değersizliği de çağrıştırmaktadır. Çünkü toprak ‘yer’ dir ve mantık olarak bakıldığında insan basit bir maddeden yaratılmıştır. Toprak bize bu sayede her daim ne olduğumuzu, üzerimize düşen vazifeyi yerine getirmediğimizde alçalacağımızı ve ne olacağımızı hatırlatmaktadır. Ve mana bakımından böyle bir karşılığının da olması bizim haddimizi bilmemiz gerektiğini vurgulamaktadır. Çünkü şöyle bir gerçek vardır ki; “Haddini bilen Rabbini bilir.”

Tüm bu bilgiler gösteriyor ki; toprak bir yandan tevazuyu, cömertliği ve yüceliği temsil ederken bir yandan da değersizliği ve alçaklığı imgelemektedir. Bu iki kavramı birbirinden ayıran şey ise “ruh” tur. Çünkü insan ne melekler gibi nurdan ne de şeytan gibi ateşten yaratılmıştır. O cömertliğin ve hiçliğin sembolü olan topraktan var olmuştur. Allah insanı topraktan yaratmıştır. Bu yaradılışta ise bize verilmek istenen birçok mesaj vardır. Allah Hazret-i Âdem’i topraktan yarattıktan sonra tüm varlıklardan Hazret-i Âdem’e secde etmesini emretmişti. Melekler nurdan yaratılmış olmalarına rağmen bu emiri yerine getirirken, şeytan varlığındaki maddenin vermiş olduğu gurur ve kibir ile topraktan yaratılan bir varlığa secde etmeyi reddetmişti. Kibir şeytanın gözünü o kadar kör etmişti ki Allah’ın asıl olarak secde edilmesini istediği şeyin Hazret-i Âdem değil, Hazret-i Âdem’e verilen ruhun ve bu mucizeyle topraktan bir insan oluşmasının olduğunu görememişti. Evet, burada aslolan şey, tüm varlıkların insana secde etmesinden öte, Allah’ın mucizesi üzerine Hazret-i Âdem’in yani insanın yoktan; topraktan var olması idi. Buradan çıkarılacak sonuç ise nurdan yaratılmış meleklerin, görünüşte basit olan bir varlığa secde etmesi idi. Bu ise bize aslolanın yaradılış değil, samimiyetle ve tavazuyla birlikte yapılan ibadetlerle ulaşılan mertebenin olduğunu göstermektedir.

Bunun akabinde insanın topraktan yaratılmasından sonra karşımıza şu sonuçlar çıkmaktadır. Kibrin insanı hakikatten uzaklaştırdığı, insanın yaratıldığı maddenin değerli olmadığı, yaratıcısı tarafından istenilenleri yapmasıyla değerli bir varlık haline geleceği vurgulanır. Eğer insan özü gereği toprak gibi cömert, sabırlı, kibirsiz ve mütevazı olur ve Nefs-i Mutmainne (tatmin olmuş nefis) mertebesine ulaşırsa, yaratılmış diğer varlıklardan üstün hale gelebilir (İsra,70). Ama tam aksine, şeytan gibi kibre kapılıp kendini büyük görürse de toprağın bir diğer imgesi gibi yerle bir olup alçalabilir.

Öyleyse şunu söylemek gerekir ki, toprak insan gibidir. İçerisinde maden de bulunur çakıl da. İnsanlar derinlerdeki bu madenlere ulaşmak için toprağı gece gündüz kazar dururlar. Kendi nefsimizde de böyle olmalıyız. İnsanın içerisinde kötülük de vardır iyilik de. Mühim olan hangisinin üzerini örtüp hangisini ortaya çıkardığımızdır.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız gösterilmeyecek.

Deneyimlerinizi kişiselleştirmek amacıyla KVKK ve GDPR uyarınca kullanılan çerezler bakımından kişisel tercihlerinizi Çerez Onay Aracından yönetebilir, daha fazla bilgi için Veri ve Çerez Politikasını ziyaret edebilirsiniz. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Kabul ediyorum Devamını oku